Tanzimat Fermanı

Tanzimat Fermanı, 3 Kasım 1839 tarihinde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından Gülhane Parkı‘nda okunan ve Sultan I. Abdülmecid‘in imzasını taşıyan, Osmanlı Devleti‘nin demoktarikleşme sürecinin ilk somut adımı olan fermandır. Gülhane Parkı‘nda okunduğu için “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” olarak da bilinir.

Tanzimat Fermanı‘nın 3 Kasım 1839‘da ilanından, 23 Aralık 1876 tarihinde Kanun-i Esasi‘nin ilan edilerek I. Meşrutiyet‘in başlamasına kadar geçen döneme “Tanzimat Dönemi” adı verilmektedir. Kelime olarak “tanzimat“, “düzenleme, yeniden yapılandırma” anlamına gelmektedir. Bu fermanla temel olarak toplumsal hukuk sağlanmaya çalışılmış, devlet-halk yakınlaşması amaçlanmıştır.

Osmanlı Devleti‘nin gerilemeye başladığı bunalımlı dönemlerde, Yeniçeri Ocağı‘nın bozulmasından itibaren II. Mahmud her alanda bir dizi ıslahat yaparak devletin modernleşmesi için çabaladı. II. Mahmud‘un ölümünden sonra tahta geçen I. Abdülmecid, tıpkı babası gibi yenilik taraftarıydı. I. Abdülmecid‘in yanında Koca Mustafa Reşid Paşa, Mehmet Emin Ali Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa gibi üç önemli devlet adamının yer almasıyla bu önemli adım atılabildi. Böylece o dönem Hariciye Nazırı olan Koca Mustafa Reşid Paşa‘nın hazırladığı Tanzimat Fermanı, Padişah‘ın onayı alınarak yine Paşa tarafından Gülhane Parkı‘nda halka okundu.

I. Abdülmecid‘in tahta çıktığı bu dönemde Batılı ülkelerin ve Rusya‘nın gayrimüslim halkın hakkını savunma bahanesiyle devamlı devletin iç işlerine karışmaları, Avrupa‘da başgösteren milliyetçilik akımından etkilenen azınlıkların bağımsızlık istemiyle devlete karşı ayaklanma ihtimali, merkezi otoritenin güçlendirilerek Osmanlı Devleti‘nde artık bir hukuk-devlet anlayışının benimsenmesi gerekliliği, halkta baş gösteren huzursuzluğun giderilmesi adına can ve mal güvenliğinin garanti altına alınması gibi sebep ve sorunlar, Tanzimat Fermanı‘nın hazırlanmasında etkili olmuştur.

I. Abdülmecid

Tanzimat Fermanı‘nın, Fransız İhtilali‘nde olduğu gibi doğrudan halkın devletten talep ederek onu zorlamasıyla ilan edilmediği, bu girişimin yine devlet elinden yapıldığı için istenilen ve beklenilen sonuç elde edilemedi. Ancak bu fermandan sonra insan hakları, kanun ve aydınlanma gibi kavramlar önem kazandı. Batıdaki yenileşme akımından etkilenen aydınların sayısı arttı, okuma-yazma önem kazandı. “Tercüman-ı Ahval“, “Tasvir-i Efkar“, “Ceride-i Havadis” gazeteleri fermanın ilan edilişinden sonraki yıllarda yayın hayatına girdi, böylece halk gelişmelerden haberdar olmaya başladı. Fermanın ilanından sonra Osmanlı‘da, Avrupa‘nın seküler yapıdaki mahkeme ve okulları kuruldu ancak oluşan ikilikten ötürü hukuk düzeni bozulmaya başladı.

Padişah, fermanda sözü geçen yeni kurallara uyacağına dair söz verdiyse de Padişah‘ın mutlak yetkilerini sınırlayacak ya da onu denetim altında tutacak hiçbir kontrol organı oluşturulmadı. Ayrıca Tanzimat Fermanı‘nın ilanından sonra “millet-i hakime” olarak adlandırılan ve halkın esas kısmını teşkil eden Müslüman kesim, gayrimüslimlerin kanun önünde kendileriyle eşit sayılmalarına büyük bir tepki gösterdi.

Resmi bir bildiri niteliğinde çıkan Tanzimat Fermanı, tamamen uygulanamamış olmasına rağmen Padişah‘ın kanunun üstünlüğünü ilk kez kabul etmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘nin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi‘nin ilanına ve monarşik yönetim anlayışının yerini meşrutiyet fikrine bırakmasına önayak olmuştur.

“Tanzimat, öteki taraftan, batılılaşma hareketiyle Türk milletinde bir yasama hamlesi olarak devam etti ve bu, nihayet Cumhuriyet Türkiyesi’nde kat’i safhasına girdi. Tanzimat bu yönden tarihimiz için mesud, büyük bir hadisedir.” – Halil İnalcık

 

Tanzimat Fermanı

Tanzimat Fermanı

Herkesin bildiği gibi, devletimizde, kuruluşundan beri Kuran’ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tebaasının refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yasalara uyulmadığından önceki güç ve refahı, tam tersine, zayıflık ve yoksulluğa dönüştü. Oysa, şeriat yasaları ile yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin olanaksızlığı açık seçik ortadadır.

Tahta geçtiğimiz mutlu günden bu yana bütün çabalarımız, hep, ülkemizin kalkınması, halkımızın ve yoksullarımızın refahı amacına yönelik oldu. Eğer, devletimize dahil ülkelerin coğrafi konumu, verimli toprakları ve halkının yetenekleri göz önünde tutularak gerekli girişimler yapılırsa, yüce Tanrının yardımı ile, beş-on yılda kalkınabileceğimiz söz götürmez.

Tanrının yardımına ve Peygamberimiz Hazretlerinin ruhaniyetine sığınarak, Devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilmesi için bundan böyle bazı yeni yasalar çıkarılması gerekli görüldü.

Söz konusu yasaların başında can güvenliği; ırz, namus ve malın korunması; vergi toplanması; halkın askere alınıp silah altında tutulma süresi gibi hususlar gelmektedir. Şöyle ki;

Dünyada can, ırz ve namustan daha değerli bir şey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve ülkeye zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve ulusuna yararlı olur.

Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise insanlar devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkenin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık malından ve mülkünden emin olduğu zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve ulus çabası, yurt sevgisi kendisinde her gün artar.

Vergi konusuna gelince: bir devlet, ülkesini korumak için askere ve gerekli öbür giderlere gereksinim duyar. Bu, para ile olur. Para tebaadan toplanacak vergilerle oluştuğundan bunun en iyi bir biçimde toplanması gerekir.

Önceleri gelir sanılmış olan “yedi vahit” belasından ülkemiz, hamdolsun kurtulmuşsa da, yıkıcı bir yöntem olup hiçbir zaman yararlı bir sonuç doğurmamış olan iltizam usulü hala sürüyor. Bu, bir ülkenin siyasal işlerini ve mali konularını bir adamın keyfine, hatta cebir ve zulmüne teslim etmek demektir. Bu, adam iyi bir insan da değilse hep kendi çıkarına bakar, bütün davranışlarında kötülüğe, zulme yönelir. Bu nedenle, ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre belirli bir verginin saptanması ve kimseden bundan çok bir şey alınmaması gerekir. Devletimizin karada ve denizdeki askeri giderleri ile öbür giderleri de yasalarla belirlenip sınırlandırılmalı ve uygulama ona göre yapılmalıdır.

Ülkenin korunması için asker vermek halkın başlıca borcudur. Fakat, bir ülkenin varolan nüfusuna bakılmaksızın, şimdiye kadar yapıldığı gibi, kiminden, tahammülünden çok, kiminden az asker alınması hem düzensizliğe; tarım, ticaret ve bayındırlık işlerinin kötü gitmesine; hem ömür boyu askerlik bıkkınlığı; hem de nüfusun azalmasına yol açar. Bu nedenle, her ülkeden alınacak asker miktarı için uygun bir yöntem konulmalı ve dört veya beş yıl hizmet için sıra usulü getirilmelidir. Bunlar yapılmadıkça devletin güçlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması olanaksızdır.

Bu nedenle, bundan böyle, suç işleyenlerin durumları şeriat yasaları gereğince açıkça incelenip bir karara bağlanmadıkça kimse hakkında, açık veya gizli, idam ve zehirleme işlemi uygulanmayacaktır. Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldıramayacaktır. Herkes malına, mülküne sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır.

Birinin suçluluğunun saptanması halinde mirasçılarının o işle ilgileri bulunamayacağından suçlunun malları elinden alınıp mirasçıları miras haklarında yoksun bırakılmayacaklardır.

Devletimizin tebaası Müslümanlarla öbür uluslar bu haklardan tam yararlanacaklardır.

Can, ırz ve namus konularında, ülkemizin tüm halkına şeriat yasaları gereğince güvence verilmiştir. Öbür konularda da oybirliği ile karar verilmesi için, Meclisi Ahkam-ı Adliye üyeleri gerektikçe arttırılacaktır. Devletimizin bakanları ile ileri gelenleri belirli günlerde orada toplanarak, görüşlerini, çekinmeden, açıkça söyleyeceklerdir. Can, mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine ilişkin yasalar böyle hazırlanacaktır.

Askerlikle ilgili konular Bab-ı Seraskeri Dar-ı Şurası’nda görülüp karara bağlandıktan sonra sonsuza dek uygulanmaları için onaylanmak ve imzalanmak üzere tarafıma gönderilecektir. Söz konusu yasalar sırf din, devlet, ülke ve ulusu kalkındırmak amacı ile çıkartılacaklarından bunlara tam uyacağımıza and içeriz. Bu konuda, Hırka-i Şerife odasında, tüm din adamları ile bakanların hazır bulunacakları bir sırada herkes and içecektir.

Din adamı ve vezirlerden yasalara aykırı hareket edenlerin, kanıtlanacak suçlarına göre, rütbelerine hatır ve gönüle bakılmadan cezalandırılmaları için özel ceza yasası çıkarılacaktır.

Memurlara yeterli aylık bağlanmış olup, henüz bağlanmamış olanlarınki de belirlenecektir. Bu yolla da, şeriata aykırı olan ve ülkenin gerilemesinde başrolü oynayan rüşvet belası güçlü bir yasa ile ortadan kaldırılmış olacaktır.

Bütün bu sayılan hususlar eski hükümlerin tümden değiştirilmesi ve yenilenmesi demek olacağından işbu fermanımız İstanbul halkına ve ülkemiz halkına duyurulacaktır. Bundan başka, dost devletlerin de bu yöntemin sonsuza dek uygulanmasına tanık olmaları için fermanımız, İstanbul’daki tüm büyük elçilerine resmen bildirilecektir.

Tanrı hepimizi başarılı kılsın; yasalara uymayanlar Tanrının lanetine uğrasın ve ömürleri boyunca rahat yüzü görmesin. Amin.

Yorum Yapın

Your email address will not be published.